Bir Meslekten Fazlası: Mehmet Abi ve Emeğin Onuru
HAFTANIN MOTTOSU :
“Mücadeleden vazgeçme; düşünmek bile üretmektir.”
Ünye’de bir dükkânda, çekiç sesleri arasında büyüyen bir hayat…
Bazen biriyle konuşursun ve anlattıkları sana sadece bir hayat hikâyesi değil, bir ömürlük ders bırakır. Mehmet Abi’yi dinlerken hissettiğim tam olarak buydu.
Ünye’de, Bakırcılar Çarşısı’nda “bakırcılık ustası” dendi mi, akla gelen ilk isimlerden biridir Mehmet Kıyak. Ama onu dinleyince anlıyorsun ki, o sadece bakırı döven bir usta değil; sözüyle, bakışıyla, duruşuyla da hayata şekil veren bir insan. Bu, 1960’lardan bugüne uzanan gerçek bir hikâye.
Süslenmemiş. Abartılmamış. Emeğin içinden süzülmüş bir hayat. “Bu mesleğe kaç yaşında başladın?” diye sorduğumda, hiç düşünmeden cevap verdi:
“Yedi–sekiz yaşlarındaydım. Baba mesleğim.”
O yaşta başlayan bir yolculuk bu…
Çocuklukla çıraklığın birbirine karıştığı, oyun çağında sorumlulukla tanışılan bir hayat.
Bugün artık ölmeye yüz tutmuş bir ata mesleğini, bakıra yön vererek, ona şekil vererek yaşatan ustalardan biri.
“Hiç başka bir iş yapsaydım keşke dediğin oldu mu?” diye sordum.
Cevabı, bugüne kadar duyduğum en net cevaplardan biriydi:
“Bir gün bile pişman olmadım. Bu işi yaparken bambaşka bir dünyaya bürünüyorum. Adeta kanatlanıyorum. Hep keyif aldım, hep mutlu oldum.”
Mutluluk…
Bugün çok aradığımız ama çoğu zaman yanlış yerde aradığımız şey.
Mehmet Abi’nin mutluluğu kısa yollarda değil.
Emeğin tam ortasında.
Aslında yazıyı başta hep Mehmet Abi mi başkalarını anlatacak diye düşünmüştüm.
Ama sohbet ilerledikçe fark ettim ki, o anlatırken kendini öne koymuyor; hayatı, emeği, sabrı anlatıyor. Sanki bir bakırcıdan çok, çekiç sesiyle düşünmeye alışmış bir filozof gibi…
Geçmişe dönüp baktığında ne hissettiğini sorduğumda, sesi biraz daha ağırlaştı ama gururluydu: “Her gece kafamı yastığa koyduğumda günümü, dünümü, geçmişimi gözden geçiririm. Kendimi analiz ederim. Sonra derim ki; aferin Mehmet sana… Nelerin üstesinden geldin, neler başardın, nereden nereye geldin. Helal olsun.”
Bu cümleler kolay kurulmaz. Bunu diyebilmek için insanın arkasında temiz bir hayat bırakması gerekir.
Gençlere ne tavsiye ettiğini sorduğumda ise sözleri bir ustanın değil, bir hayat öğretmeninin sözleriydi:
“Sakın mücadele etmekten vazgeçmeyin. Elinizden gelenin en iyisini yapın. Üretmekten vazgeçmeyin. Düşünmek bile üretmektir. Tembelliğin her türlüsü zarar verir. Kısa yoldan başarıya gitmek, başarının da kısa sürmesine neden olur. Gerçek başarı; emek, sabır ve uzun zaman ister.”
Bu sözler bir nasihat değil. Yaşanmışlığın özeti. Mehmet Abi sadece bir bakırcı değil. O, bakıra şekil verirken insana da sabrı, emeği ve onuru hatırlatan bir usta. Ünye’yi sorduğumda ise tek bir cümle kurdu: “Ünye deyince aklıma gelen tek şey cennet şehir.”
Dükkânına girdiğinizde bunu hemen fark ediyorsunuz. Duvarlarda asılı fotoğraflar, birçok ünlü sanatçıyla kurulan gerçek dostlukların sessiz tanıkları. Bir sergi gibi duruyor hepsi ama ortak noktaları çok basit: Şöhret değil, insanlık…
Bu sohbetten sonra insan ister istemez şunu düşünüyor: Acaba biz anne babalar çocuklarımızı çok mu el bebek gül bebek büyütüyoruz?
Mehmet Kıyak'ın hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: Bir şehir, emeğini yaşattığı sürece ayakta kalır. Ata mesleklerini yaşatan ustalar sustuğunda değil, onları dinlediğimizde güçlenir.
Ve bazı insanlar sadece “Ünye’den biri” değildir.
Bir şehrin vicdanıdır...