Bayram Mı, Stok Yarışı Mı?
Eskiden bayram demek; Kapıların çalınmasıydı. Tabakların komşuya gitmesiydi.
“Az olsun ama birlikte olsun” denmesiydi.
Şimdi ise…
Derin dondurucular konuşuyor. Buzdolapları doluyor. Ama kapılar eskisi kadar çalmıyor.
Bir telaş var… Ama o telaş paylaşmak için mi, yoksa saklamak için mi?
Kurban kesiliyor… Ama kurbanın ruhu nereye gidiyor?
Oysa bu bayramın özü belliydi: Paylaşmak. Hatırlamak. Yakınlaşmak. Sadece eti değil… Sevgiyi bölüşmekti.
Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Kaç komşumuzun kapısını çalıyoruz? Kaç ihtiyaç sahibini gerçekten gözetiyoruz? Yoksa “biz de kestik” demenin rahatlığı mı yetiyor bize?
En acısı ne biliyor musunuz? Aynı apartmanda yaşayan, ama birbirinin açlığından habersiz insanlar olduk. Aynı şehirde nefes alıp, aynı sofraya yabancılaştık.
Oysa biz… “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir inancın mensubuyuz.
Ama şimdi…
Tokuz. Peki huzurlu muyuz? Doluyuz.
Peki paylaşabiliyor muyuz?
Belki de mesele kurban kesmek değil… Kurban olmayı anlayabilmek. Biraz bencilliğimizi, biraz rahatımızı, biraz görmezden geldiğimiz vicdanımızı kesebilmek…
Artık sadece etleri paylaştırmayalım. Kalbimizi de bölüşelim. Bir kapı çalalım. Bir sofraya ortak olalım. Bir insanın “iyi ki”si olalım.
Çünkü bayram… Dolapları değil, gönülleri doldurduğunda bayramdır.
Bir bayram sabahı… Küçük bir çocuk, annesine sordu: “Anne, bize hiç et gelmeyecek mi bu bayram?” Kadın kısa bir duraksadı. Gözlerini kaçırdı. “Gelir yavrum…” dedi, sesi pek de inandırıcı değildi. O sırada kapı çaldı. Çocuk koşarak açtı.
Kapıda bir komşu vardı. Elinde küçük bir poşet…
“Az ama paylaşmak istedik” dedi. Çocuk poşete değil, annesinin yüzüne baktı.
Annesinin gözleri dolmuştu. O gün o evde sadece yemek pişmedi… Bir umut ısındı.
Ve belki de o bayram, en çok o küçük poşetin içindeydi...
ELİF FİDAN