İnsan bazen üzücü olayları, kendine çok uzak sanıyor. “Benim başıma gelmez.” diyor. Sonra hayat, hiç beklemediği bir yerden omzuna dokunuyor.
İşte insanın yanıldığı iki nokta tam da burası oluyor: Ölümün uzak olduğunu sanmak…
İmtihanın kendisine uğramayacağını düşünmek…
Oysa insan, hayatın her hâliyle sınanabiliyor.
Kimi evladıyla… Kimi sağlığıyla… Kimi yoklukla… Kimi yalnızlıkla…
Kimi de kalabalıkların ortasında görünmeyerek…
Acı, çoğumuzun kaçmak istediği bir misafir. Ama belki de bizi en çok büyüten misafir de o. Düşünüyorum bazen…
Hiç yara almamış bir insan, başkasının yarasını ne kadar anlayabilir? Hayatı boyunca her istediği olmuş, hiçbir kayıp yaşamamış, hiçbir geceyi gözyaşıyla geçirmemiş biri… Empati yapmaya çalışabilir elbette ama açın hâlinden tok ne kadar anlar?
Belki de bazı duygular yaşanmadan öğrenilmiyor. Bir eti terbiyelerken bile lezzeti; tuzu, baharatı, bekleyişi belirlemiyor mu? İnsan da biraz böyle değil mi? Yaşadığımız acılar bizi sertleştirmek için değil; olgunlaştırmak için geliyor olabilir mi?
Ama burada önemli olan yalnızca acının varlığı değil… Acının içindeki duruşumuz. Çünkü aynı acı, bir insanı öfkeye de dönüştürebilir; başka bir insanı merhamete…
Aynı imtihan, birini kırabilir; diğerini güçlendirebilir. Belki de mesele, başımıza ne geldiği değil… Başımıza gelenin bizi neye dönüştürdüğüdür. Sabır burada sessizce devreye giriyor. Ama yanlış anlaşılmasın… Sabır sadece susmak değildir. Sabır; dağılırken toparlanabilmek, kırılırken insanlığını kaybetmemek, canın yanarken bile vicdanını koruyabilmektir.
İşte o zaman acılar insanı tüketmiyor… Terbiye ediyor. Allah’a tutunan, teslimiyetin edebiyle yürüyen insan; acının içinden bile başka bir olgunlukla çıkıyor.
Belki biraz eksilmiş…
Belki biraz yorulmuş…
Ama daha derin, daha anlayan, daha gerçek bir insan olarak…
Bu yüzden başımıza gelenleri küçümsemeyelim de büyütmeyelim de.
Çünkü bazen insan, “öldüm” sandığı yerden yeniden doğuyor.
Ve benim burada ne demek istediğimi en iyi…
Acılarla harmanlanmış olanlar anlıyor...


FACEBOOK YORUMLAR