Hayata geliş sebebimizi çoğu zaman unutuyoruz. Oysa bu dünya, bize vaat edilmiş bir huzur yeri değil… bir imtihan yeri.
Belki de bu yüzden içimizde hep tanımlayamadığımız bir huzursuzluk var. Dikkat ettiniz mi? En mutlu anlarımızda bile içimizin bir köşesi tam olarak susmaz. Sanki bir şey eksik, sanki bir şey yarım…
Şöyle bir düşünün… Tüm gün boyunca kesintisiz, tam anlamıyla mutlu olduğunuz bir anı hatırlıyor musunuz?
Ben hatırlamıyorum. Çünkü biz bu dünyaya tamamen mutlu olmaya gelmedik. Biz bu dünyaya hissetmeye, öğrenmeye ve sınanmaya geldik. Doğduğumuz anı düşünün…
Bir bebek ağlamazsa, yaşam belirtisi yok sayılıyor. Doktorlar onu ağlatmaya çalışıyor. Çünkü ağlamak, hayatta olduğunun ilk işareti.
Ne garip değil mi? Dünyaya gözümüzü açarken ağlayarak “yaşıyorum” diyoruz… Ve hayat boyunca da çoğu zaman yine gözyaşlarımızla bunu ispatlıyoruz. Demek ki neymiş? Ağlıyorsak, imtihandaysak… yaşıyoruz. Ama kabul edelim… Biz kuluz. Aciziz. Hüznü her zaman taşıyamıyoruz. Acılar bazen omuzlarımıza ağır geliyor. Çünkü biz aslında buraya ait değiliz.
Bu dünya ruhumuza dar geliyor. Biz, sonsuzluğu bilen kalplerle sınırlı bir hayata sığmaya çalışıyoruz. İşte tam da bu yüzden yoruluyoruz. Peki böyle zamanlarda ne yapmalı? Sadece dayanmak mı? Hayır… İnsan, yalnızca sabrederek değil, sığınarak güçlenir.
İbadet, insanın kalbini toparlayan en güçlü limandır. Rabbe yönelmek, zihnin dağınıklığını toplayan bir huzur alanıdır.
Ama bunun yanında bir şey daha var:
Zihni meşgul etmek. Çünkü zihin boş kalmayı sevmez. Boş kaldığında, en çok bizi yoran düşüncelerle doldurur kendini. Bu yüzden küçük de olsa bir uğraş…
Bir hobi… Bir üretim… Bunlar sadece vakit geçirmek değildir. Bunlar, zihni dinlendirmenin en sade ama en etkili yollarıdır. Bir çini deseninde kaybolmak… Bir tezhipte sabrı öğrenmek… Bir yazıda kalbini dökmek…
Bunların hepsi aslında insanın kendine verdiği küçük şifalardır. Unutmayın… Bu dünya geçici. Bu yorgunluk geçici. Bu hüzün de geçici… Ama verdiğiniz mücadele, gösterdiğiniz sabır ve Rabbinize olan yönelişiniz… işte onlar kalıcı.
Ve belki de hayatın en sade gerçeği şu: Ağlıyorsak hâlâ yaşıyoruz… Ve yaşıyorsak, hâlâ umut var.


FACEBOOK YORUMLAR